Bebekler için anne sütü en ideal besin. Konser salonunda, gösteri esnasında cep telefonunuzu kapalı tutarsınız. CV’nizde size ulaşılabilecek telefon ve adres en üstte ve açıkça belirtilirse, şirketlerin sizi araması kolaylaşır. Tavla tahtası dört alana bölünmüştür; her bölümde altışar kapı vardır. Kredi kartı bilgilerinizi, şifrenizi veya diğer bilgileri isteyen e-postalara cevap verilmemelidir.
Yaşamanın da bir usulü, kuralları var. Denenmişlik, iyi ya da kötü sonuç alınmışlık var. Tabii ki her kural, her kavram, her yargı hâlâ tartışılabilir, gözden geçirilebilir ama bazıları -mesela akademisyenler, araştırmacılar, düşünürler, felsefi tarafı güçlü uygulamacılar- bu tartışma ve araştırmaları sürdürürken, büyük çoğunluğu oluşturan diğerleri de halihazırdaki sonuçlardan yararlanır.
Dünyayı yeniden keşfetmeye gerek yok. Zaten yapacağı hataların sayısını artırmaya da...
Denenmiş, olumlu sonuçları yaşanmış şeyleri uygulamanın ne zararı var ki. Örneğin, mağazalarda ürünlerin nasıl dizilirse, kimin, ne kadar süre ilgisinin çekileceği konusunda yerli, yabancı, yazılı, sözlü bir sürü kaynak var.
Renklerin insanlar üzerindeki etkilerini araştırmaya kendini adamış kişiler, sürekli sonuçları bildiriyor.
Dünya çapında şirketler, dünyanın çeşitli yerlerinde bunları deniyor, her birinin işlerine nasıl katkıda bulunduğunu kanıtlarla söylüyor. Zamandan tasarruf ediyorlar. Hızlı sonuçlar alıyorlar. Hatalar bulurlarsa da düzeltme imkânları oluyor, kendilerine uyarlıyorlar.
YÖNETİCİNİN DOKUNULMAZI...
İnsan yönetiminin de ABC’si var. Yönetim kitaplarını ve eğitim seminerlerini geçin, günlük gazete ve haftalık dergilerde bile yazıyorlar artık. “Kapalı kapılar arkasından, uzaktan etkin yönetemezsiniz”, “İnsanınızın performansını o ya da bu şekilde, kendisiyle birlikte değerlendirmelisiniz”, “Çalışanlarınızı takdir etmez, onları yeri geldiğinde öne çıkartmazsanız hiçbir zaman takım olamazsınız” falan filan... Ama yine de, hiçbir şekilde insan yönetmeyi öğrenemeyen, öğrenmeyi denemeyen yöneticiler var. Neden hâlâ gün gibi açık olan temel yönetim ilkelerini uygulamayı denemiyorlar? Değişime direnç deyin, kişilik özelliği deyin, deyin de deyin. Peki o zaman bu adamların, kadınların üstleri buna neden müdahale etmez?
Bir yandan da dokunulmazlıkları var da ondan... Şirketin cirosu, kârlılığı iyiyse, yani sayısal hedeflerine ulaşmışsa, onların insanı yönetememesi, hatta insana dokunmaması ilk anda hissedarların da, başkalarının da gözüne batmıyor.
Orta vadede, bir fırlama veya fark yaratma gerektiğinde ya da bir problemli dönemde gerçekten insanına ihtiyaç duyduklarında, destek alamayacaklarının, takım diye bir şeyin aslında oluşamadığının farkına varırlar. Şirket performansının zedelenmesi bir yana, dokunulmazlığı kalkan bu ‘insan tutan’ yöneticilerinin kişisel kariyerleri de erir. Desteksiz, çaresiz, ekipsiz kalıverirler. Haklarında eskiden gizliden ama artık rahatça anlatılan kötü yönetim hikâyeleri de yeni yükleridir.
OGER MARATONU’NUN ARDINDAN
Geçen hafta, burada bahsetmiştim; profesyonel olarak çeşitli şirketlerde çalışan amatör sporculardan oluşan Adım Adım Oluşumu, ihtiyacı olanlar için koşarak yardım, destek, bağış farkındalığına katkıda bulunuyordu. 2 Mart Pazar günü Antalya’da yapılan Oger Maratonu’nda Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği yararına koşarak bağış toplayacaklardı.
Sonuç olarak 62 gönüllü sağlıklı biçimde koşuyu tamamlamış ve 50.000 YTL bağış toplamış (Tebrikler!). Gönüllü koşucuların bir kısmını, çalıştıkları şirketler desteklemiş (Yıldızlı tebrikler!). Hem şirketlerden gönüllü koşucular bulma hem de bu koşucuların şirket bağışlarıyla desteklenebilmeleri konusunda çalışmaya devam ediyorlar.
www.adimadim.org